Vatandaşın Ödeme Gücü, Üreticinin Finansman Yükü
VERGİ kelimesinin anlamını TDK sözlüğü 2011 baskısından doğrudan aktarmak istedim : Kamusal harcamalarda kullanılmak için devletin kanunlara göre doğrudan veya dolaylı olarak herkesten topladığı para. Vergi sistemi ise bir ülkede uygulanan vergilerin, bu vergilerin kimlerden, hangi esaslarla ve nasıl alınacağını belirleyen kuralların ve bunları uygulayan kurumların oluşturduğu bütündür.
Bir vergi sisteminin başarısı yalnızca sağladığı kamu geliriyle ölçülemez. Vergi yükünün toplum kesimleri arasında nasıl dağıldığı, üretim kapasitesini nasıl etkilediği ve vatandaşın temel ihtiyaçlara erişimini ne ölçüde zorlaştırdığı da aynı derecede önemlidir. Vatandaş ve üretici açısından bugün tartışılması gereken konu, verginin gerekliliğinden çok, uygulamaların ekonomik gerekçesi ve ortaya çıkardığı taşınması oldukça zorlaşan toplam yüktür. Bir düzenlemenin hukuki dayanağının bulunması, ekonomik bakımdan ölçülü ve toplumsal açıdan adil olduğu anlamına gelmez. Maalesef ile başlayan bir cümle kuracağım: Kimin ne kadar umrunda bilinmez ancak müspet gerçek ki nedenini zaman zaman anlayamadığımız, sorgulayamadığımız bir sürü maddi yükümlülük altında hem vatandaş hem üretici ezilmekte..
Tüketim üzerinden alınan vergiler, aynı malı satın alan kişiler arasında gelir ayrımı yapmaz. Ancak aynı tutardaki verginin düşük gelirli bir hanenin bütçesinde oluşturduğu yük ile yüksek gelirli bir hanedeki etkisi eşit değildir. Dolayısıyla tahsilatta eşitlik, her zaman yükün paylaşımında adalet anlamına gelmez. -Eşitlik- dedim diye şimdi yazımın kalan kısmı solcu söylemler olarak aman algılanmasın zira adalet arayışı insanlığın bir sorgu sistemidir.
Asla gözardı edilmemelidir ki; üreticinin mevcut ülke şartlarımızda karşı karşıya bulunduğu maddi yükler tartışmanın ayrılmaz bir parçası olmaya devam edecektir. Ham madde, enerji, işçilik, kira, vergiler ve lojistik giderlerinin yanında finansman maliyeti, işletmelerin faaliyetlerini sürdürebilme kapasitesini doğrudan etkilemektedir.
Takip ettiyseniz bilirsiniz: TOBB’un 1 Kasım 2026 tarihli duyurusuyla açıklanan ve 3 Kasım’da başvuruları başlayan Nefes Kredisi’nin yeni diliminde firma başına kredi üst sınırı 5 milyon lira olmak üzere, altı ay anapara ödemesiz dönem dahil azami vade 48 ay; yıllık faiz oranı ise 24 aya kadar yüzde 36, daha uzun vadelerde yüzde 34 olarak ilan edilmişti. Bu oranlar, piyasa koşullarına göre bir avantaj sunmakta doğru, peki piyasa koşulları neden bundan daha kötü? Neden paranın dönemsel finansman değeri böylesi açmazlara sahip oldu?
Velhasıl TOBB’un piyasanın altında faiz sunulması, finansmanın üretici açısından düşük maliyetli olduğu sonucunu tek başına doğurmaz. Anaparanın bir yıl boyunca değişmediği varsayımıyla yapılan basit bir karşılaştırmada; 1 milyon liranın yüzde 36 faizle yıllık faiz tutarı 360 bin lira, yüzde 41.9 faizle 419 bin liradır. Aradaki 59 bin liralık avantaj önemlidir tamam, buna karşılık 360 bin liralık faiz yükünün de işletmenin faaliyetlerinden karşılanması gerekmektedir.
Ayrıca oda duyurularında banka komisyonu, kefalet komisyonu ve kredi tutarına göre değişen başvuru ücretleri yer almaktadır. Bu nedenle ilan edilen faiz ile işletmenin üstlendiği toplam finansman maliyeti aynı değildir. Altı aylık anapara ödemesiz dönem de -faizsiz dönem- anlamına gelmemektedir. Üretici açısından belirleyici olan, desteğin adı değil; kullanılabilir net kaynak, toplam geri ödeme ve bu kaynağın üretimde yaratacağı getiridir. Demem o ki aslen “nefes” ifadesinin ekonomik karşılığı, tanıtım metninden önce ödeme planında görülebilmelidir..
Üretici açısından vergi yükünün bir diğer boyutu, tahsilat ile vergilendirme arasındaki zaman farkıdır. Bilindiği üzere genel KDV düzeninde vergiyi doğuran olay, -müşteriden ödemenin alınmasına- bağlı değildir. Yüzde 20 KDV’ye tabi 100 bin liralık vadeli satışta, 20 bin lira hesaplanan KDV oluşur. Ödenecek vergi, indirilecek ve devreden KDV’ye göre değişir. Buna rağmen tahsil edilmemiş satışların vergi hesabına girmesi, işletmenin nakit yönetimini göz ardı edilemeyecek kadar yüksek oranlarla etkilemektedir. Müşteriden gelemeyen ödemeler, yapılamayan ödemelere dönüşmekte ve tüm tedarik zincirlerinde ödeme aksamalarına domino etkisiyle sirayet etmektedir.
“Üretici” mevcut ekonomik satın alım şartları yüzünden bir yandan müşterisine vade tanırken diğer yandan vergi yükümlülüklerini takviminde yerine getirmek zorundadır. Aradaki finansman ihtiyacının krediyle karşılandığı durumda, vergi sisteminin zamanlaması işletme açısından faiz maliyetine de dönüşebilmektedir.
Böyle bir yapıda üreticiye kredi sağlamak yararlıdır; ancak kredi ihtiyacını artıran koşulların da aynı açıklıkla değerlendirilmesi gerekir. Sorunun bir bölümünü borçlanma imkanıyla yönetmek, sorunun nedenlerini ortadan kaldırmaz.
Güzel ülkemizin devlet sorumluluğundaki karar yetkisi, açıklama sorumluluğunu da içerir. Vergiler, tarifeler ve finansman koşulları birbirinden bağımsız başlıklar gibi düzenlenebilir. Vatandaşın ve üreticinin bütçesinde ise hepsi aynı yerde birleşir. Bu nedenle her kurumun yalnızca kendi tahsilat kaleminin hukuka uygunluğunu açıklaması yeterli değildir. Toplam yükün geçim, üretim ve istihdam üzerindeki etkisinin de değerlendirilmesi gerekir. Kamu yönetiminden beklenen; vergi ve hizmet bedellerini açıkça ayırması, tarife değişikliklerinin maliyet gerekçelerini yayımlaması, temel ihtiyaçların vergilendirilmesinde ödeme gücünü gözetmesi ve kredi desteklerini bütün ücretleri içeren toplam maliyetle açıklamasıdır.
Gerekçesi yeterince ortaya konulmayan kararlar, hukuken geçerli olsalar dahi toplumda “karar verilmiştir, uygulanacaktır” anlayışının ürünü olarak algılanır. Bu algıyı gidermenin yolu; daha güçlü tanıtım değil, daha açık hesap vermekten geçer. Vatandaşın yükümlülükleri ayrıntılı biçimde belirlenirken, kamu kararlarının ekonomik gerekçeleri belirsiz bırakılamaz. Vergisini zamanında ödemesi beklenen vatandaşın ve üreticinin, ödediği bedelin nedenini, karşılığını ve sınırını bilmek istemesi de en az tahsilat kadar meşru bir taleptir.
Netice itibarıyla; vatandaşın ve üreticinin sırtındaki yükler, yeni yükümlülükler getirilmeden önce mevcutların sorgulanmasını gerektirecek kadar ağırdır. Geçimini sağlamaya çalışan vatandaştan daha fazla fedakarlık, üretimini sürdürmeye çalışan işletmeden daha fazla borçlanma beklemek, kalıcı bir ekonomi politikasının yerini tutamaz. Kamu gelirlerinin devamlılığı, o geliri sağlayan kesimlerin ayakta kalmasına bağlıdır. Bu nedenle karar vericilerin sorumluluğu yalnızca tahsilatı güvence altına almak değil, ödeme gücünü ve üretme iradesini korumaktır. Zira vatandaşın geçinemediği, üreticinin üretemediği bir düzende, bütçenin denk gelmesi hesabın doğru yapıldığı anlamına gelmez. Matematik yalan söylemez!..