Bugün Türkiye’de En Zor İş: Öngörü Yapabilmek..
Bir dönem sanayicinin en büyük gündemi üretmekti. Bugün ise üretim kadar ‘hatta üretimden daha fazla konuşulan konu’; belirsizliği yönetebilmek… Çünkü artık fabrikalar yalnızca ürün üretmiyor; kur riski yönetiyor, enerji maliyeti hesaplıyor, tahsilat takibi yapıyor, finansman yükü taşıyor, jeopolitik gelişmeleri izliyor, her sabah değişen maliyetlerle yeniden fiyatlama yapmaya çalışıyor ve müşteriye yansıtmadan tüm maddi yükleri göğsünde yumuşatmaya çabalıyor..
Türkiye’de sanayi bugün çok farklı bir sınavın içinde... Özellikle son iki yılda birçok sektörde daha önce görülmeyen daralmalar yaşanıyor. Fabrikalar çalışıyor gibi görünüyor ama içeride ciddi baskı hissediliyor. Vardiya azaltan, kapasite düşüren, yatırım planını erteleyen ya da küçülmeye giden firma sayısı her geçen gün artıyor. Üretip stoklayan firma sayısı azaldı, nihai mamul ne olduğu fark etmeksizin sipariş onayı sonrası fabrikalarda üretime dönüşebiliyor. Depoda yatan mal, firmaların omuzlarındaki mali yüke evrilmiş durumda..
Diğer ve en dikkat çekici nokta ise şu: Bugün sorun yalnızca satış yapmak değil.. Sorun; sattığını yerine hangi maliyetle koyacağını öngörebilmek.. Bazı firmalar sabah verdiği fiyatın akşam geçerliliğinden emin olamıyor. Fiyat teklifi geçerlilik süreleri yirmi dört saate düştü. Kimyasal ham madde borsadan farksız.. Ham madde maliyetleri, enerji giderleri, finansman yükü, döviz baskısı ve personel giderleri arasında sağlıklı bir planlama yapmak her geçen gün zorlaşıyor.
Özellikle kimya, metal, makine ve ihracat odaklı sektörlerde bu baskı çok daha sert hissediliyor. Ürün üretmek için gerekli ham madde doğrudan bu şiddetli rüzgarlardan etkilendiği ve maliyetleri anında değiştirdiği için matematikteki olasılık hesabı ile sürdürülebilirlik yönetilmeye çalışıyor. Avrupa’daki daralma ihracatçıyı zorlarken, içeride yüksek finansman maliyetleri şirketlerin nakit akışını ciddi şekilde baskılıyor. Tahsilat süreleri uzuyor, çek vadeleri büyüyor, piyasadaki ‘güven’ duygusu zayıflıyor. Her firmanın da tüzel kişi olduğunu düşünürsek güvenilir olma karakter yapısı erozyon yaşıyor.
Bugün birçok sanayici satış yapmasına rağmen rahat değil zira ciro büyüyor gözükse de karlılık aynı oranda büyümüyor. Satış yapılan tarih ile tahsilata dönüştüğü tarih arasında geçen zaman, ürünün oluşan mali değişkenliği ile satışa isteksizlik doğuruyor.
Hatta bazı sektörlerde artık “zararına çalışıp çark döndürme” dönemi konuşuluyor. Son dönemde konkordato haberlerinin artması da elbette tesadüf değil. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yıllardır üretim yapan, yüzlerce kişiye istihdam sağlayan firmaların finansal olarak zorlandığını ekonomi haberlerinden okuyor, sahadan sıcak takip ediyoruz. Fuarlar devam ediyor evet, katılımcılar da elbette var ancak görüşüldüğünde gerçekten tat tuz kimsede yok.. ‘Yıkılmadık’ imajı için firmalar türlü alanlarda boy göstermeyi sürdürüyor. Hal böyleyken, bu tabloyu sadece “ekonomik dalgalanma” diye okumak eksik, üreticiye haksızlık olur. Çünkü sanayi kesin keskin öngörüyle çalışır. Üretici önünü olabildiğince net görmek ister. Altı ay sonrasını, bir yıl sonrasını hesaplayabilmek ister.
Demem o ki sanayideki en büyük problem tam olarak burada; Faizin, kurun, enerjinin, hammaddenin ve küresel gelişmelerin aynı anda bu kadar oynak olduğu kaygan zeminde; sanayici artık üretimden çok belirsizlik yönetmeye çalışıyor. Oysa güçlü ekonomilerin temelinde güçlü üretim kültürü vardır.
Üretim yalnızca fabrika demek değildir.
Üretim; istihdamdır, ihracattır, yan sanayidir, lojistiktir, tedarik zinciridir, şehir ekonomi, ülke kalkınma planıdır.
Bir fabrikanın yavaşlaması dahi yalnızca o işletmeyi değil; onlarca farklı sektörü domino etkisi şeklinde vurur.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yalnızca yatırım değil; öngörülebilirliktir. Çünkü sanayici risk almaktan kaçmaz ama hesaplayamadığı belirsizlik içinde ayakta kalmak her geçen gün daha zor hale geldiğinde hamle alanları, istek ve inanç, aksiyon planları törpülenir.
Ve unutulmamalıdır ki: Bir ülkenin üretim gücü zayıflarsa, ekonomik bağımsızlığı da zayıflar. Sanayi yalnızca makinelerden, tesislerden ve bilançolardan ibaret değildir. Sanayi; -güvenle- ayakta duran bir ekosistemdir. Bugün Türkiye’nin, biz üreticilerin en büyük ihtiyacı yalnızca finansman desteği ya da yeni yatırım paketleri değildir. Ek maddi yükümlülükler, sürekli artış ivmesindeki plansız vergiler hiç değildir!..
En büyük ihtiyaç; güven veren, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir ekonomik zemindir. Çünkü güvenin olduğu yerde üretim büyür. Üretimin büyüdüğü yerde ise yalnızca fabrikalar değil; insani kalkınmalar, sektörler, şehirler, gelecek ve ülke güçlenir..